Hakkında Bilgi

Kukla tiyatrosu ülkemizde ilk ne zaman sergilenmiştir

Türkiye'de Kukla
Anadolu'ya Orta Asya'dan getirilen kukla, Türk seyirlik oyunlarının en eskilerinden biridir. Kuklaya 17. yüzyıla kadar çeşitli kaynaklarda kabarçuk, lubet, suret, korçak, hayal ve piyade çadırı gibi adlar verilmiş, sık sık da gölge oyunlarıyla karıştırılmıştır. Kukla sözcüğü ilk kez 17. yüzyılda kullanılmıştır. Kuklaya ilişkin ilk bilgiler, 1582'deki şenliklerin anlatıldığı Surname adı verilen yazmada geçer.

18. yüzyılda batılılaşma hareketi Türk seyirlik oyunları üzerinde de etkili olmuştur. III. Ahmed döneminde Paris'ten gelen bir kuklacının sarayda, Damat İbrahim Paşa'nın huzurunda bir kukla gösterisi yaptığı bilinmektedir. Kukla oyunları da öteki seyirlik oyunları gibi 19. yüzyıldan sonra önemini yitirmeye başlamıştır.

Kuklacılık günümüzde kişisel çabalarla sürdürülmeye çalışılmaktadır. Eski kuklalar ve kuklacı araçları İstanbul Belediye Müzesi'nde sergilenmektedir.

Kukla tiyatrosu
Türkiye'de kukla oynatılması XVIII. asırdan sonra olduğu tahmin edilmektedir. Bunlar el kuklalarıdır. İtalya'dan gelen bu tarz kukla oyunları sokaklarda oynatılırdı. Arkasında katlanmış bir bezli paravana ve boynunda kayışlarla asılı bir küçük sandık olduğu halde mahalleleri dolaşan kuklacılar ağızlarında sakladıkları bir dilli düdükle çatlak bir ses çıkararak sokaktan geçerler ve evlerden çağırılınca bir iki dakika içinde bu paravanayı kurar ve ağzındaki düdükle şarkılarına devam ederek sandıktan kuklaları çıkarıp paravananın üst kenarından göstererek maskaralıklara başlardı.

Büyük burunlu, koca başlı, iri gözlü olan ve İtalyanların Polliçinellosunu taklid eden bu kuklaya Karagöz veya İbiş derlerdi. Bunun bir adı da Baba Nuh veya Baba Ruhi'dir ki sonradan Beberuhi denmiştir. Bu ibiş Fransızların polişineline muadildir, fakat onun gibi arkasaında veya önünde kamburu yoktur; yalnız burnu büyüktür ve başında uzun püsküllü bir uzun fesi vardır ki hareket ettikçe bu uzun püskül fırıl fırıl döner. O da garp polişineli gibi eline aldığı uzunca bir sopa ile herkesi döğer. Mesela karşısına çıkan zorba bir Arnavut ile aralarında şöyle bir sahne geçer.

Arnavut "Tuna da çırpar bezini, Ha mori mori" diye bağırdıkça ibiş korkusundan titrer "bırrrrrr" diye bağırır ve arnavutu taklit eder. Arnavut derdini dökerek ibişin efendisinin kızını sevdiğini ve onu almağa geldiğini anlatır. İbiş olmaz falan derse de anlatamaz, dur gideyim getireyim der ve içeri gider. Sonra yavaşça sopasıyla gelerek al sana kız diye yapıştırır ve Arnavut'u öldürür. Yanına yaklaşarak ölüp ölmediğini sorar, cevabı alamayınca öldüğünü anlayarak korkup kaçar. Arnavut perdenin kenarına asılı kalır. O esnada papazlar gelir, başlarını birbirlerine vurarak dualar ederler ve ölüyü kaldırırlar. Sonra İbişi yakalamak için zaptiye gelir, ibiş onları da bir güzel pataklar, o esnada adaleti temsil eden canavar gelip ibişi burnundan yakalar ve bağırta bağırta götürür. Bu canavar kıllı ve boynuzlu yuvarlak bir mahluktur. Rumlar bu ibişe fasuli derler. O vakit kuklacıların ekserisi Rum olduğu için bazı Rum mahallelerinde Rumca olarak oynatılırdı.

Düğünlerde hokkabazlık hünerleri gösteren yahudi hokkabazlar da sabaha karşı ateşbazî oyunları yapmadan evvel kukla oynatırlardı. Bu kuklalar Karagöz oyunlarının bir taklidinden başka bir şey değildi.

Sonraları ipli kukla oynatılmaya başlandı. Hokkabazlar hemen renkli bezlerle bir sahne kurup içine gererek arkasına geçer ve ipe bağlı kuklaları odanın zemini üzerinde hareket ettirmek suretiyle oyunlar gösterirlerdi. Fakat bu kuklalar tabii olmayıp yalnız sözlerinin tuhaflığıyla alaka uyandıran kaba ve nisbetsiz bebeklerden ibaretti. El kuklalarında olduğu gibi bunlarda da Karagöz ve ibiş orta oyunundaki Kavuklu rolünü yapar muhtelif ırktan insanlarla görüşür, onlarla alay eder ve elindeki sopasıyla rast geleni döverek halkı güldürürdü.
Oyunlar umumiyetle ibişin dayak atarak öldürdüğü bir şahsiyetin iki papaz tarafından dua okunarak kaldırılması ve bu esnada alelacaip bir umacının gelip ibişi yakalaması ve bağırta bağırta götürmesiyle biterdi.
Yahudi hokkabazların oynattıkları ipli kuklalarda da eşek, deve gibi şekiller ve rakkaseler gösterilir ve içeriden def çalınarak şarkı söylenir ve zillerle bu çengiler oynatılırdı.

Bunlardan başka Kağıthane Göksuyu gibi mesire yerlerinde de çingenelerin oynattıkları kuklalar vardı. Bunlar dört köşe bir tahta iskemle üstüne dizilmiş iki veya dört bebeğin dönerek ve zıplayarak oynamasından ibaretti. Bu kuklacıya ekseriye bir kemancı refakat ederve o keman çalarken kuklacı da parmaklarına taktığı ipleri çekmek suretiyle birer amud mil üstüne geçirilmiş olan bebekleri çevirerek ve şarkı söyleyerek zıplatırdı.
Kuklacı parmaklarına bağladığı ipleri çektikçe bunlar çubuklarla beraber hem döner hem de zıplarlardı. Kuklacı aynı zamanda elinde bir def çalar ve şarkı söylerken yanında da keman veya kemençe ile bir diğeri çalgı çalardı. Bu kuklalar yarım asırdan beri rağbeti kaybederek ortadan kalkmış ve yerini sokak kuklacılarına bırakmıştı.
Türkiye'de kukla yarım asırdan evveline kadar bu nevilerden ibaretti. O esnalarda İngiliz kuklacılarından yukarıda zikrettiğimiz Thomas Holden isminde biri İstanbul'a gelmiş ve meşhur olan kuklalarını ilk defa Beyoğlunda Tokatlıyan Oteli yerinde olup yanmış olan Fransız tiyatrosunda temsiller vermişti.

Büyük tiyatro sahnesi içine kurulan daha küçük sahnede oynatılan ve elli altmış santimetre kadar boyunda olan bu kuklalar tabii insan gibi hareket ediyor, yürüyor, koşuyor, muzıka çalıyor, cambazlıklar yapıyor ve pandomimler oynuyordu. fakat bunlarda söz hemen yok gibi idi. Bütün ehemmiyet kuklaların hareketlerine verilmişti.
O vakit daha elektrik ziyası bulunmadığından sahnenin ışıkları hava gazıyla temin ediliyor ve karşıdan ziya vermek için oksijenle yakılan kömürlü reflektörler kullanılıyordu.Böyle bir şeyi görmemiş olan İstanbul halkı bu kukla sahnesine hayran oldu. Temsilin sonunda gösterilen bir cennet manzarası büyükleri bile o derece hayret ve heyecan içinde bırakıyordu ki bu sahneyi tekrar tekrar görmek için gelenler pek çoktu. Bu sahne şöyle geçiyordu;
Güzel musiki ile ön perde açılmasıyla hemen arkasında bir tül perde görünür ve bunun arkasından üstüne pullar ve renkli parlak madeni kağıtlarla yapılmış garip garip çiçekler ve tezyinatlı yirmi otuz kadartül perde kat kat açıldıkça çıplak kızların ve kanatlı meleklerin oldukları yerde yavaş yavaş dödükleri ve bu esnada sahnenin arkasından bir güneş zuhur ederek altından sular akmaya başladığı ve çağlayan şeklinde sahnenin önüne kadar şarıldaya şarıldaya köpükler içinde geldiği görülür ve böylece temsile nihayet verilirdi.

Bu kuklalar İstanbul'da bir temaşa hadisesi olmuştu. Herkes bunun nasıl oynatıldığını merak ediyor ve piyano gibi makineleri olduğunu zannediyordu.

Holden esrarının anlaşılmaması için hiç kimseyi sahneye sokmuyor ve oyundan sonra tekmil bebekleri kaldırıp sandıklarına koyduğu gibi içeride de daimi bir bekçi bekletiyordu.

Holden'den bir müddet sonra Mızıka-ı Humayun denilen ve şimdi Dolmabahçe üstündeki teknik üniversite binasında bulunan bir müessese vardı ki bir konservatuar halinde olan bu müessesenin vazifesi padişaha orkestra, bando, tiyatro, orta oyunu, karagöz gibi eğlenceleri tertiplemek ve saray ziyafetlerinde muzıka çalmaktı. Burada çalışanlar aynı zamanda asker telakki edilir ve Harbiye Nezaretine bağlı olup, Mızıka-ı Humayun reisi namıyla bir de askeri paşanın idaresi altında bulunurdu. Çoğu zabit rütbesinde bulunan bu sanatkarlar orkestra, bando, tiyatro vesaire şubelere ayrılmış olup herkes kendi ihtisası dahilinde çalışırdı. Hatta bunların terbiyesiyle meşgul olmak üzere ecnebi memleketlerden büyük mütehassıslar da getirilmişti. Meşhur musikişinas Donizetti de vaktiyle burada muallimlik etmiş ve kendisine Paşa ünvanı verilmişti.

Bu heyete dahil olan Halim Bey ismindeki bir muzıkalı, saray tiyatrosunda huzur-u humayunda komik Naşid ile beraber temsiller verirdi. Halim Bey'in kışlada bir odası vardı. O, bu odada bir kukla sahnesi kurarak yaptığı bebekleri uzun müddet prova etmiş ve Holden gibi oynatmaya muvaffak olmuştur. halim Bey bir gece Yıldız'daki saray tiyatrosunda sahnesini kurarak Abdulhamt'in huzurunda bu kuklaları oynattı.

Numaraları arasında Holden de olduğu gibi bir iskelet oyunu vardı. Sahneye bir iskelet çıkıyor, dans ediyor ve kemikleri dağılarak yine toplanıyordu. Bu esnada mühim bir hadise oldu. Bunu seyreden küçük sultanlardan biri bayıldı. Bunun üzerine telaş eden Abdulhamit tiyatroyu paydos ettirdi ve bir daha Halim Beyi sarayına çağırmadı.
Artık kukla oyunu afaroz edilmişti. Böyle bir inkisar-i hayale uğrayan ve ümit ettiği mükafat ve terakkiye mazhar olamayan Halim Bey de odasına çekilerek kendi kendine çalışmaya başladı. Nihayet mızıka-ı humayundan istifa edip bu kuklalarla dışarıda halka temaşalar göstermek hevesine düştü. İşte Türkiyede ilk defa bu tarz ipli kukla da bu suretle zuhur etti.



Kukla tiyatrosu, Kukla tiyatrosu ülkemizde ilk ne zaman sergilenmiştir, Kukla tiyatrosu ülkemizde ilk ne zaman gösterilmiştir, Türkiyede Kukla tiyatrosu ilk ne zaman sergilenmiştir,
farmasi katalog
Eitim ve gretim Eitim ve gretim